Doruk – The Climax (1944)

Marselina isimli bir opera sanatçısına aşık bir doktor vardır. Marselina'nın müthiş sesi aşkları ile aralarına girmektedir. Kralın dikkatini çeken Marselia, sarayda şarkı söyleyeceği gün doktor tarafından öldürülür. Marselina'nın kayboluşundan 10 yıl sonra onun sesine benzer bir başka opera sanatçısı çıkar...

Penceredeki Kadın – The Woman in The Window (1944)

Tarihsel arkaplanında, 2. Savaş döneminin güvensiz ortamı ve yozlaşmaya yüz tutmuş insan ilişkileri bulunan Film Noir, bu anlamda 30’ların hemen başında boy gösteren ve Büyük Bunalım’ın gölgesinde büyüyen gangster / suç sinemasının yönelimlerinden farklı bir noktaya işaret etmektedir. Korkuları kadın bedenine hapseden bir eğilimin izlerini de bulabileceğimiz akım; “Malta Şahini”nden “Katiller”e, bir çok yapımda erkeğin femme fatale’e karşı verdiği savaşa odaklanır. Bu anlayışa “Woman in the Window”da da rastlamak olanaklıdır; ama birkaç farkla… Merkezine Edward G. Robinson’ı yerleştiren film, türdeki bezgin, ahlaken çöküş yaşayan ve çoğunlukla polislikten atılmış dedektiflerden oluşan erkek kontenjanının dışına çıkar. Bir akademisyen olan kahramanımız, ailesine bağlı iyi bir eş ve babadır, sosyal ilişkileri de sağlıklı bir birey olduğunu tesciller görünür. Üniversitedeki görevi gereği, eşi ve çocuklarından uzak kaldığı günlerde pek de mutlu bir görüntü çizmez. Boş zamanlarını biri başsavcı, diğeri de doktor olan iki arkadaşıyla geçirse de, en mutlu olduğu anları, kaldığı otele yakın bir dükkânın vitrinini süsleyen bir tabloya baktığı zamanlar oluşturmaktadır. Son derece güzel bir kadının model olarak kullanıldığı resim, orta yaş bunalımındaki profesöre gençliğini hatırlatır gibidir. Rutin hayatının stresini atmak için bir kez daha vitrinin önüne yerleştiği bir gece şaşırtıcı bir olayla karşılaşır; zira tablodaki kadın, hemen yanında belirmiş, onunla birlikte resmi incelemeye koyulmuştur. Kısa bir tanışma faslının ardından gizemli kadının evinde pekişen dostluk, öfkeli aşığın evi basmasıyla bambaşka bir yöne evrilir. Kendisini savunmaya çalışırken elini kana bulayan profesörün bu sıkıntılı durumdan sıyrılmak için attığı her adımda yeni bir tehlikeyle karşı karşıya gelmesi, filmi adım adım trajikomik finale yaklaştıracaktır. Kara Film’lerin tipik eğilimleri karşısında ikircikli bir tutum sergileyen “Woman in the Window”, Joan Bennett’in performansıyla işlevini yerine getirdiği sahnelerde bildik formlara sahip çıkarken, ikinci yarıya damgasını vuran gelişmeler, filmi Hitchcockyen bir gerilimle özdeş kılar. Bütün bunlar bir yana, seyirciyi şoke eden gelişmeler kuşkusuz ki final bölümünde belirecektir. Yer yer çılgın bir hal alan; özellikle başsavcının devreye girdiği anlarda doruğa ulaşan heyecanı elinin tersiyle itip ahlakçı bir okumaya kapı aralayan sonuç bölümünün izleyicide nasıl bir tatmine yol açtığı, biraz da bilinçli bir biçimde muğlâk bırakılmıştır. Hırslarına yenik düşerek yoldan çıkan karakterlerin cirit attığı ve sonuçta hak ettiği cezaya kavuştuğu dönem filmleri göz önüne getirildiğinde, filmi “hınzırca tertip edilmiş bir oyun” olarak nitelendirmek mümkün olabilmektedir. Daha muhafazakâr bir bakış açısıyla, orta sınıftan, yaşını başını almış, hali vakti yerinde bir adamın “sürüden ayrılma” çabasının ulaştığı noktanın teşhiri olduğu da iddia edilebilir; ancak bütün bu tahliller, “Woman in the Window”un, Fritz Lang’ın 20’ler Almanyası’ndan aşina olduğu bir sinemanın (“Sokak Filmleri”), Hollywood değer yargılarıyla harmanlandığı etkili bir Kara Film örneği olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Zamana karşı çok iyi direnen, senaryosu ve oyunculukları dışında, en çok bu film türüne özgü siyah-beyaz dengesiyle de adından söz ettiren film, “şakaya gelmeyecek” bir türe bulaştırdığı tartışmalı mizah duygusuyla sinemasal yolculuğunu sürdürmekte ve yeni keşiflere de açık durarak, izleyicilerini beklemektedir.